alık abdül…
Evvelsi gün televizyonda Colditz isminde bi film vardı…hangi kanal hatırlamıyorum…2. dünya savaşı ile ilgili film dizi yazı çizi harita …cümlesine bayılırım…filmin olayı, almanların elinde tutsak olan müttefik askerlerinin kaleden kaçma çabaları, kaçanlardan birinin memlekete dönünce kaçamayanlardan birinin öldügünü söyleyerek onun sevgilisini ayartması…
yüzümde aptal bir sırıtışla izledim ben bu filmi…
zira 2004 senesinde kütüphanede raflar arasında dolaşırken buldugum bi kitaptaki hikayeyi hatırlatıyordu senaryo…
1. dünya savaşı…memleketin yarısının askerde oldugu, gidenin kolay kolay gelmedigi zamanlar…köyün delikanlılarından abdül de savaşa gidenler arasındadır…anasıyla, yavuklusuyla vedalaşır…dönünce dügün yapacaklardır…
abdül cepheye gider, mektuplar gönderir..büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öper.. ve tabi bol bol selam….
zaman geçer, mektupların arası açılır…derken tamamen gelmez olur …bir ay, üç ay, beş ay…bir yıl, iki yıl…
günlerden bir gün, abdül ün arkadaşlarından biri yaralandıgı için istirahat izni alıp çıkagelir…abdülün bir çarpışmada vuruldugunu gördügünü, öldügünü söyler…feryat figan….
istirahat iznindeki bu asker, nası desem, abdülün yavuklusuyla işi pişirir…izni bitince cepheye geri döner…
aradan bi müddet zaman geçince bu sefer başka bi asker çıkagelir tam ters bi haberle…abdül ölmemiş ama istirahat iznine gelen izinden döndükten sonra bi çarpışmada ölmüştür…
kız kendini kuyunun birine atarak intihar eder…
abdül köyüne dönünce kafayı sıyırır…lakabı artık alık abdül dür…köyün bütün kuyularına dalgın dalgın bakarken türküsünü mırıldanır
yoluna ettim bak feda can ü teni
ölmeden bir kere göreydim seni …
yine türküsünü söyledigi günlerden birinde türkü yarıda kesilir, alık abdül kuyuya kendini atarak intihar eder…
vay benim halime…
Aslında otururken gözüme kestirmiştim…pek belli olmuyordu boyu, posu falan…taa ki ayaga kalkana kadar…O kalkıp da yürümeye başlayınca bize de aşşagıdaki türküye ıslıkla eşlik etmek kaldı…
hangi mahi ?
Hayalî’nin derya içre olup da deryayı bilmeyen mahileri ile İran Azerisi hikayeci yazar Samed Behrengî’nin küçük kara
mahisi (mahiyi siyahi kûçülü) kafamda sürekli bir çatışma halinde… hangisinin balık imgesi daha gerçekçi , daha dogru ?
dogrusu ikisinde de balık sadece bir sembol de olsa, sembole bakış şekillerini karşılaştırmak hoşuma gidiyor…
yine de behrengi anlattıgı sembolün bedelini hayatıyla ödemiş olmasıyla hayali’nin bir adım ilerisinde…
من میخواهم بدانم که، راستی راستی زندگی یعنی اینکه توی یک تکهجا، هی بروی و برگردی تا پیر بشوی و دیگر هیچ، یا اینکه طور دیگری هم توی دنیا میشود زندگی کرد. . .؟»
Ben bilmek istiyorum, gerçekten de yaşamak dedigimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret, yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü ?
Tüyap
- Benim gibi iki yıldır 6-7 saatlik yolu teperek, istanbula kitap fuarına kadar gidip de iki fuardan da bir tane bile kitap almadan gelen bir kişi daha varmıdır acaba ?
- Bence bu sultan ahmet köftecisini abartıyorlar…köfteler bimde satılan inegöl köftelerinden hallice…
Asimo
Honda’nın insanımsı robotu Asimo bi kıvraklaşmış, çevikleşmiş..aşagıdaki videoda robotun yürürken karşılaştıgı kişilerden dolayı yönünü çevirme kaabiliyeti hakkında küçük bir deney var.
videoya yapılan yorumlardan biri baya güldürdü beni.
asimo’nun mesajı: kızlardan uzak durun, zaman ve paradan tasarruf edin, mutlu olun…
Türk Edebiyatı
Bir zamanlar takip ederdim. sonra neden bilmem bıraktım.eksikligini de aramadım. arada kitapçılarda falan dekkelirse şöyle bir bakar sayfalarını karıştırırdım. bir blogdaki bir yazıyı gülerek okurken hatırladım dergiyi takip etmeyi neden bıraktıgımı….
Türk Edebiyatı niye çıkar ki? Bileniniz var mı Allah aşkına. Niye çıkıyor bu dergi? Yazısı çıkan bir ikiakademisyenin dışında alan da yok herhalde. Beşir Ayvazoğlu bir toplantıda 400 tane devlet kurumlarında abonesi var, bayilerde neredeyse hiç satılmıyor demişti. Satılmaz tabii. Dergide bugüne ve bugünün insanına dair bir şey bulmanız çok zor. Herkes eski zaman diliminde yaşıyor. Sanki zaman algılarında bugün ve yarın gibi şeyler yokmuş gibi davranıyorlar. Dergide şu tür başlıklara çok sık rastlarsınız: Heey Koca Osmanlı, Bir Zamanlar Fatih’te, Eski Günlerin Getirdiği, Tozlu Rafların Arasında, Paslı Kütüphanemde Dinelirken, Elbet Bir Gün Viyana, Türk Armudunun Milli Kimliği vesaire vesaire.
Türk Edebiyatı dergisinde her şeyin başına “Türk” sıfat-ı müşebbehesi getirilir. Derginin adından mıdır nedir bilmem. Mesela bu sayıda “Türk fotoğrafı”nı duydum. Gelecek sayılarda “Türk buğdayı”, “Türk Çimentosu”, “Türk Zırıltısı”nı duymaya hazır olun.İlk yazının bir röportaj olması da yine bu dergiye mahsus olsa gerek. “Türk fotoğrafı” sanatçısı Gültekin Çizgen’le yapılmış. Birkaç sayfa ötede “Selimiye’nin Metafiziği” diye bir yazı var. İddialı bir başlığın altında Marifetname şunu der, İbn Arabi bunu der diye devam eden bir yazı bekliyor sizi. Peki sen diyorsun? Onun cevabı yok.19.sayfada beton santrali, 34.sayfada makine parçaları satan bir firmanın reklamı. Dergi demek ki ekonomik krizde. Yoksa bu reklamlar edebiyat dergisine alınır mı yahu! Ya arkadaş satılmıyorsa, para da yoksa çıkarmayıverelim de oturalım demez bu dergici milleti. Onur meselesi yapar. “Donunu sattı, dergiyi çıkardı abi” dedirtmek için yırtar kendini.H. Bilen Buğra’nın tatsız öyküsünde 5 tane dipnot var. Öyküyü unutmuş makale yazıyorum zannetmiş anlaşılan. Halit Ertuğrul gibi. Bu abimiz de dipnotlu roman yazanlardan. Allah rızası için ama. Herkes imana ersin diye.Hararetle tavsiye ederim ki şiirlere hiç bakmayın. Hızlı bir şekilde Türk Edebiyatı’ndaki şiirlerden uzaklaşın. Vatan millet aşkı için.kaynak: mecmualar.blogspot.com

akademisyenin dışında alan da yok herhalde. Beşir Ayvazoğlu bir toplantıda 400 tane devlet kurumlarında abonesi var, bayilerde neredeyse hiç satılmıyor demişti. Satılmaz tabii. Dergide bugüne ve bugünün insanına dair bir şey bulmanız çok zor. Herkes eski zaman diliminde yaşıyor. Sanki zaman algılarında bugün ve yarın gibi şeyler yokmuş gibi davranıyorlar. Dergide şu tür başlıklara çok sık rastlarsınız: Heey Koca Osmanlı, Bir Zamanlar Fatih’te, Eski Günlerin Getirdiği, Tozlu Rafların Arasında, Paslı Kütüphanemde Dinelirken, Elbet Bir Gün Viyana, Türk Armudunun Milli Kimliği vesaire vesaire.