Utandım, sustum sadece…
çektigim fotografların baskısını elime almadan bi türlü rahat edemiyorum. kagıt üzerinde daha bir kıymetli oluyor.
geçen gün yine fotografçıya gittim…kendi fotograflarımın yanında iki tane de netten indirdigim fotograf vardı baskısını almak istedigim…memleketimden yansımalar tadında iki fotograf…dogru zamanda, dogru yerde çekilmiş hatta ödül almış fotograflardan iki adet…
bir de fotgorafçının pc ile baktık fotograflara. boyutlar şu olsun bu olsun diye konuşurken, iki tane fotografımı çok begendigini söyledi amca… evet o kadar fotograf içinde benim olmayan iki taneyi gösterince ben utandım, bunlar aslında benim degil diyemedim
“pasif yalan” söyledim aslında…sosyoloji literatürüne armaganım olsun bu da…
Şehrazat
Sen gündüzün gecenin haricinde
Sen kalbin atışında kanın akışında
Sen Şehrazat bir lamba bir hükümdar bakışında
Bir ölüm kuşunun feryadını duyarsın.
Sen bir rüya geceleyin gündüzün
Sen bir yağmur ince, hazin
Sen şarkılarca büyük uzun
Sen yolunu kaybeden yolcuların üstüne
Bir ömür boyu yağan bir ömür boyu karsın.
Sen merhamet sen şefkat sen tiril tiril kadın
Sen bir mahşer içinde en aziz yalnızlığı yaşadın
Sen başını çeviren cellat başının güne
Sen öyle ki sen diye diye seni anlayamayız..
Şehrazat ah Şehrazat..
Sen sevgili, sen can, sen yarsın…
S.Karakoç
Mankurt
“Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi…”
Ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov un meşhur kitabında sıkça geçerdi bu ifade…Gün Olur Asra Bedel ya da diğer adıyla Gün Uzar Yüzyıl Olur
Efsaneye göre yıkıcı bir kavim olan juan juan lar ele geçirdikleri tutsakların kafalarını bir güzel traş ettikten sonra dımdıslak kalmış kafa derisini, yeni kesilmiş devenin işkembesi ile sıkıca sarar ve güneşin altında elleri kolları baglı beklemeye bırakırlarmış.
Kızgın güneş altındaki kölenin kafasındaki kurumaya başlayan işkembe bir yandan kafayı sarmalarken bir yandan da uzamaya başlayan saçlar kurumuş işkembeyi geçemedigi için kıvrılarak adamın kafasına batmaya başlarmış. Günlerce acılar içinde kıvranan köle, eğer nihayetinde sag kalmayı başarabilirse artık mankurt olur, geçmişini, ailesini, her şeyini unutur sadece efendisinin söyledigini yapmaya programlanan bir robot olurmuş adeta. Mankurt o kadar degerliymiş ki ki on tane normal köleye bedelmiş.
İşte yine böyle mankurtlaştırılan kendi oğlunu aramak için yollara düşen Nayman ana, juan juanların onu deve çobanı yaptıklarını görür. Defalarca onun annesi oldugunu, babasının adının dönenbay oldugunu söylemesine ragmen oglu onu hatırlamaz. ve akşam döndügünde sahiplerine bir kadının gelerek kendisine böyle böyle şeyler söyledigini anlatır. durumdan şüphelenen juan juanlar, onun eline bir yay ve ok vererek o kadını öldürmesini isterler. annesi yine ortaya çıkınca köle hiç şüphe etmeden annesini kalbinden oklayarak öldürür.
Cengiz Aytmatovun sembollerle anlatarak vermeye çalıştıgı anafikir hakkında falan teraneler sıralayacak degilim. mankurtlaştırılmış nesil edebiyatı da anlatmayacagım.
fakat sadece şunu söylemek isterim ki, ey aziz kaari, devenin işkembesi ile kaplanan kafanın içinde nasıl bir acı çekebilecegini az biraz tahayyül etmek istiyorsan, kendine bir genel cerrah ya da plastik cerrahı bul ve kafana sekiz on adet dikiş attır…sanırım aynı hissi ziyadesiyle veriyor
ve bu efsane giderek gerçek olmaya başlıyor…
alık abdül…
Evvelsi gün televizyonda Colditz isminde bi film vardı…hangi kanal hatırlamıyorum…2. dünya savaşı ile ilgili film dizi yazı çizi harita …cümlesine bayılırım…filmin olayı, almanların elinde tutsak olan müttefik askerlerinin kaleden kaçma çabaları, kaçanlardan birinin memlekete dönünce kaçamayanlardan birinin öldügünü söyleyerek onun sevgilisini ayartması…
yüzümde aptal bir sırıtışla izledim ben bu filmi…
zira 2004 senesinde kütüphanede raflar arasında dolaşırken buldugum bi kitaptaki hikayeyi hatırlatıyordu senaryo…
1. dünya savaşı…memleketin yarısının askerde oldugu, gidenin kolay kolay gelmedigi zamanlar…köyün delikanlılarından abdül de savaşa gidenler arasındadır…anasıyla, yavuklusuyla vedalaşır…dönünce dügün yapacaklardır…
abdül cepheye gider, mektuplar gönderir..büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öper.. ve tabi bol bol selam….
zaman geçer, mektupların arası açılır…derken tamamen gelmez olur …bir ay, üç ay, beş ay…bir yıl, iki yıl…
günlerden bir gün, abdül ün arkadaşlarından biri yaralandıgı için istirahat izni alıp çıkagelir…abdülün bir çarpışmada vuruldugunu gördügünü, öldügünü söyler…feryat figan….
istirahat iznindeki bu asker, nası desem, abdülün yavuklusuyla işi pişirir…izni bitince cepheye geri döner…
aradan bi müddet zaman geçince bu sefer başka bi asker çıkagelir tam ters bi haberle…abdül ölmemiş ama istirahat iznine gelen izinden döndükten sonra bi çarpışmada ölmüştür…
kız kendini kuyunun birine atarak intihar eder…
abdül köyüne dönünce kafayı sıyırır…lakabı artık alık abdül dür…köyün bütün kuyularına dalgın dalgın bakarken türküsünü mırıldanır
yoluna ettim bak feda can ü teni
ölmeden bir kere göreydim seni …
yine türküsünü söyledigi günlerden birinde türkü yarıda kesilir, alık abdül kuyuya kendini atarak intihar eder…
vay benim halime…
Aslında otururken gözüme kestirmiştim…pek belli olmuyordu boyu, posu falan…taa ki ayaga kalkana kadar…O kalkıp da yürümeye başlayınca bize de aşşagıdaki türküye ıslıkla eşlik etmek kaldı…
hangi mahi ?
Hayalî’nin derya içre olup da deryayı bilmeyen mahileri ile İran Azerisi hikayeci yazar Samed Behrengî’nin küçük kara
mahisi (mahiyi siyahi kûçülü) kafamda sürekli bir çatışma halinde… hangisinin balık imgesi daha gerçekçi , daha dogru ?
dogrusu ikisinde de balık sadece bir sembol de olsa, sembole bakış şekillerini karşılaştırmak hoşuma gidiyor…
yine de behrengi anlattıgı sembolün bedelini hayatıyla ödemiş olmasıyla hayali’nin bir adım ilerisinde…
من میخواهم بدانم که، راستی راستی زندگی یعنی اینکه توی یک تکهجا، هی بروی و برگردی تا پیر بشوی و دیگر هیچ، یا اینکه طور دیگری هم توی دنیا میشود زندگی کرد. . .؟»
Ben bilmek istiyorum, gerçekten de yaşamak dedigimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret, yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü ?
