Category Archives: Dinle bakalım
vay benim halime…
Aslında otururken gözüme kestirmiştim…pek belli olmuyordu boyu, posu falan…taa ki ayaga kalkana kadar…O kalkıp da yürümeye başlayınca bize de aşşagıdaki türküye ıslıkla eşlik etmek kaldı…
feryad
Bak hele bir dinle…Öyle ya, “Sen” gibi birisi muhakkak anlar..? Mizenem feryad, her çi badabad…(Haykırıyorum, her ne olursa olsun… ! )
Benim ümidimi benden alma Allahım…
Benim özlemiş gönlümü kırma Allahım
Yuvamdan ayrıyım, başım göge yönelmiş,
Faydam yok, dostlarımdan ayrı düştüm…
Fırtınanın belası yüzünden kanatlarım kırılmış…
Benim ümidimi benden alma Allahım…
Benim özlemiş gönlümü kırma Allahım…
Yüregimdeki ipek rengini kaybetmiş..
Kafes içinde iken derdimi kime diyeyim ki…
(Eyvah) yazıklar olsun ki kader benim kollarımı baglamış…
(işte hal böyle iken) Gece gündüz bogazımda hıçkırıklar dügümlenir…
Haykırıyorum, her ne olursa olsun…
Aman bu tufanın elinden…Aman bu adaletsizlikten…
Benim ümidimi benden alma Allahım…
Benim özlemiş gönlümü kırma Allahım…
Kandil mübarek !
Daha önce bu eserin iki farklı versiyonunu yayınlamıştım. Şimdi ekledigim videoda ise Ahmet Özhan okuyor. Burda biraz da eserin bestekarı Sebilci Hüseyin Efendi hakkında bilgi vermek istedim.
Hüseyin Sebilci 1894 yılında İstanbul’da, Çarşamba semtindeki Çukurbostan’da dünyaya gelmiştir. Annesi Âmine Hanım, babası ise İhsan Bey’dir. Kasımpaşa’daki Uşşâkî dergâhı şeyhi Sadettin Efendi’nin torunudur.
Mahmut Erol Kılıç’ın ifadesiyle, eskiden insanlara ‘hangi bahçenin gülüsün’ diye sorulurmuş. Çünkü eskiden insanlar, bahçe vazifesi gören tekkelerde, hudâyinâbit olsa da, bir bahçıvanın elinden sulanarak yetişirlermiş. Mûsikî sahasında ustalığının yanı sıra edeb abidesi olarak tanınan Sebilci de bu meclislerde terbiye görmüş, ilk tâlimini Kasımpaşa’daki Âsitâne-yi Uşşâkiyye’nin son postnişîni olan amcası Burdurlu Mustafa Sâfi Efendi’den almıştır.
“ Vâsıl-ı feyz-i Hudâyız Halvetî Uşşâkîyiz
Hâk-i pây-i Mustafâyız Halvetî Uşşâkîyiz
Çâr-i yâr-i bâ-safâya kul ü kurbân olmuşuz
Bende-i âl-i âbâyız Halvetî Uşşâkîyiz “
Mahmut Erol Kılıç, İbn Arabî’nin görüşlerini, “devrî olarak seyrüsülûkta ilerleyen derviş, bazı seslere ihtiyaç duyar ki tevacüde (vecd haline) girsin” diyerek ifade ettikten sonra zâkirbaşılık vazifesini açıklar. “Sufi kaldıran” ismiyle de anılan zâkirbaşı, zikri yönetirken perde kaldırmanın yanısıra dervişânı da cûş u hurûşa getirir. 
Serzâkir Hüseyin Sebilci, amcası Sâfi Efendi’nin himayesinde önemli mûsikîşinaslar arasında yer almış, Bahariye Mevlevîhanesi kudümzenbaşısı Şevki Bey’den, amcası İzzet Efendi’den, Kasımpaşa’daki zâkirbaşı Şeyh Cemal Efendi’den dinî mûsikî eğitimi almıştır. Tekke mûsikîsi icrâ geleneğinin günümüze kadar ulaşmasında büyük hizmetleri bulunan Sebilci, başta Tophane Kadirîhanesi, Kasımpaşa Aynî Ali Baba Tekkesi, Karagümrük Cerrahî Âsitânesi olmak üzere bir çok dergahta zâkirlik vazifesinde bulunmuş, askerlik vazifesini ise, dervişlerden müteşekkil bulunan Mücâhîdîn-i Mevlevî alayına katılarak ifa eylemiştir.
İstanbul’un kadîm geleneklerinden biri de, sebilcilerin, omuzlarında taşıdıkları kırbadan zenginlerin hayır hasenâtı olarak dağıttıkları suları, okudukları irticâlî besteler eşliğinde ikram etmeleridir. Hüseyin Efendi’ye Sebilci ünvanı bu meslekten dolayı Hafız Kemal tarafından verilir. Celal Yılmaz’ın Hafız Kemal’den aktardığına göre Hüseyin Sebilci ve ağabeyi Mazhar, küçükken Muharrem ayında sebilcilik yapar, biri “Düştü Hüseyn atından sahrâ-yı Kerbelâ’ya” beytini okuduktan sonra, diğeri müteakip “Cibril varıp haber ver Sultân-ı Enbiyâ’ya” beytinden devam ederek sırayla su ile beraber seslerinin güzelliğini de takdim ederlermiş. Hatta atlı tramvaylar dahi bu nağmelerin letafetinden nasiplenmek için derhal durdurulurmuş. Sebilci ünvanını mahfuz tutan Hüseyin Sebilci, soyadı kanunundan sonra Okurlar soyadını alır.
1954 senesinde, hafızlık talebesiyken Sebilci ile tanışıp vefatına kadar Sebilci’nin yanından ayrılmayan Celal Yılmaz Hoca, şahit olduğu bir olayı anlatır: “Bir gün merhum Kasımpaşa’da bir mescidde o zaman ilk defa duyduğum, “Aktı masum kanı Kerbelâ yazısına / Çekildi oklar peygamber kuzusuna / Hangi yürek dayanır bu yürek sızısına / Esen seher yelleri sanki matem havasıdır / Yürekleri sızlatır kuzuların yarası” mersiyesini okudu. Bitirince, ‘bugün bunu okuyacak gün değildi ama’ dedim. ‘Bugün Burhan vardı’, dedi. Eğer mecliste kendi gönlüne göre biri varsa ona göre okuyan birisiydi. Bazen de çok sıkıntılı okurdu. ‘Niye böyle geçiştirdin’ diye sorduk mu “Nâdân birisi var evladım’ derdi.”
Hüseyin Okurlar, “Sebilci tavrını” mûsikî tarihine kazandırmış, yüksek seviyede makam bilgisine sahip usta bir icrâcıydı. Nota bilmeyen Sebilci, mevlidhanlık ve mersiyehanlığının yanı sıra tekke tavrında rastlanan “perde kadırma” tekniğini çok iyi kullanır, çok iyi usûl vururdu. Sebilci’nin yüz yirmi civarında esere imza attığı bilinmekle beraber bunlar arasından yalnız kırk iki tanesi notaya alınmıştır. Bunlar arasından birkaç örnek verelim:
Güzel âşık cevrimizi çekemezsin demedim mi (Nihâvend İlâhi)
Gece gündüz döne döne (Hicaz İlâhi)
Gül yüzünü rüyamızda göre ya Resûlâllah (Rast İlâhi)
Gaflet uykusundan yatar uyanmaz (Rast İlâhi)
Ey güzellerden güzel rûh-i Resûl-i Kibriyâ (Rast İlâhi)
Bağ-ı aşkın andelîbi Hazreti Üftade’dir (Rast İlâhi)
Abidân-ı Mustafâyız biz Hüseynîlerdeniz (Uşşâk İlâhi)
Cemâlin hüsnüne canlar fedâdır ya Resûlâllah (Muhayyer İlâhi)
Zâlimler el vurup şimşîr-i can rübâya (Hüzzam İlâhi)
Ehl-i Hakk’a sıdk ile bel bağlayan (Hüseynî İlâhi)
Allah rahmet eylesin.
Kaynak:dunyabizim.com
