Category Archives: öte beri

Mankurt

“Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi…”

Ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov un meşhur kitabında sıkça geçerdi bu ifade…Gün Olur Asra Bedel ya da diğer adıyla Gün Uzar Yüzyıl Olur

Efsaneye göre yıkıcı bir kavim olan juan juan lar ele geçirdikleri tutsakların kafalarını bir güzel traş ettikten sonra dımdıslak kalmış kafa derisini, yeni kesilmiş devenin işkembesi ile sıkıca sarar ve güneşin altında elleri kolları baglı beklemeye bırakırlarmış.

Kızgın güneş altındaki kölenin kafasındaki kurumaya başlayan işkembe bir yandan kafayı sarmalarken bir yandan da uzamaya başlayan saçlar kurumuş işkembeyi geçemedigi için kıvrılarak adamın kafasına batmaya başlarmış. Günlerce acılar içinde kıvranan köle, eğer nihayetinde sag kalmayı başarabilirse artık mankurt olur, geçmişini, ailesini, her şeyini unutur sadece efendisinin söyledigini yapmaya programlanan bir robot olurmuş adeta. Mankurt o kadar degerliymiş ki ki on tane normal köleye bedelmiş.

İşte yine böyle mankurtlaştırılan kendi oğlunu aramak için yollara düşen Nayman ana, juan juanların onu deve çobanı yaptıklarını görür. Defalarca onun annesi oldugunu, babasının adının dönenbay oldugunu söylemesine ragmen oglu onu hatırlamaz. ve akşam döndügünde sahiplerine bir kadının gelerek kendisine böyle böyle şeyler söyledigini anlatır. durumdan şüphelenen juan juanlar, onun eline bir yay ve ok vererek o kadını öldürmesini isterler. annesi yine ortaya çıkınca köle hiç şüphe etmeden annesini kalbinden oklayarak öldürür.

Cengiz Aytmatovun sembollerle anlatarak vermeye çalıştıgı anafikir hakkında falan teraneler sıralayacak degilim. mankurtlaştırılmış nesil edebiyatı da anlatmayacagım.

fakat sadece şunu söylemek isterim ki, ey aziz kaari, devenin işkembesi ile kaplanan kafanın içinde nasıl bir acı çekebilecegini az biraz tahayyül etmek istiyorsan, kendine bir genel cerrah ya da plastik cerrahı bul ve kafana sekiz on adet dikiş attır…sanırım aynı hissi ziyadesiyle veriyor :( ve bu efsane giderek gerçek olmaya başlıyor…

hangi mahi ?

Hayalî’nin derya içre olup da deryayı bilmeyen mahileri ile İran Azerisi hikayeci yazar Samed Behrengî’nin küçük kara mahisi (mahiyi siyahi kûçülü) kafamda sürekli bir çatışma halinde… hangisinin balık imgesi daha gerçekçi , daha dogru ?

dogrusu ikisinde de balık sadece bir sembol de olsa, sembole bakış şekillerini karşılaştırmak hoşuma gidiyor…

yine de behrengi anlattıgı sembolün bedelini hayatıyla ödemiş olmasıyla hayali’nin bir adım ilerisinde…

 

من می‌خواهم بدانم که، راستی راستی زندگی یعنی اینکه توی یک تکه‌جا، هی بروی و برگردی تا پیر بشوی و دیگر هیچ، یا اینکه طور دیگری هم توی دنیا می‌شود زندگی کرد. . .؟»

Ben bilmek istiyorum, gerçekten de yaşamak dedigimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret, yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü ?

 

Tüyap

  • Benim gibi iki yıldır 6-7 saatlik yolu teperek,  istanbula kitap fuarına kadar gidip de iki fuardan da bir tane bile kitap almadan gelen bir kişi daha varmıdır acaba ?
  • Bence bu sultan ahmet köftecisini abartıyorlar…köfteler bimde satılan inegöl köftelerinden hallice…

 

Asimo

Honda’nın insanımsı robotu Asimo bi kıvraklaşmış, çevikleşmiş..aşagıdaki videoda robotun yürürken karşılaştıgı kişilerden dolayı yönünü çevirme kaabiliyeti hakkında küçük bir deney var.

videoya yapılan yorumlardan biri baya güldürdü beni.

asimo’nun mesajı: kızlardan uzak durun, zaman ve paradan tasarruf edin, mutlu olun…

Türk Edebiyatı

Bir zamanlar takip ederdim. sonra neden bilmem bıraktım.eksikligini de aramadım. arada kitapçılarda falan dekkelirse şöyle bir bakar sayfalarını karıştırırdım. bir blogdaki bir yazıyı gülerek okurken hatırladım dergiyi takip etmeyi neden bıraktıgımı….

 

Türk Edebiyatı niye çıkar ki? Bileniniz var mı Allah aşkına. Niye çıkıyor bu dergi? Yazısı çıkan bir iki akademisyenin dışında alan da yok herhalde. Beşir Ayvazoğlu bir toplantıda 400 tane devlet kurumlarında abonesi var, bayilerde neredeyse hiç satılmıyor demişti. Satılmaz tabii. Dergide bugüne ve bugünün insanına dair bir şey bulmanız çok zor. Herkes eski zaman diliminde yaşıyor. Sanki zaman algılarında bugün ve yarın gibi şeyler yokmuş gibi davranıyorlar. Dergide şu tür başlıklara çok sık rastlarsınız: Heey Koca Osmanlı, Bir Zamanlar Fatih’te, Eski Günlerin Getirdiği, Tozlu Rafların Arasında, Paslı Kütüphanemde Dinelirken, Elbet Bir Gün Viyana, Türk Armudunun Milli Kimliği vesaire vesaire.
Türk Edebiyatı dergisinde her şeyin başına “Türk” sıfat-ı müşebbehesi getirilir.  Derginin adından mıdır nedir bilmem. Mesela bu sayıda “Türk fotoğrafı”nı duydum. Gelecek sayılarda “Türk buğdayı”, “Türk Çimentosu”, “Türk Zırıltısı”nı duymaya hazır olun.
İlk yazının bir röportaj olması da yine bu dergiye mahsus olsa gerek. “Türk fotoğrafı” sanatçısı Gültekin Çizgen’le yapılmış. Birkaç sayfa ötede “Selimiye’nin Metafiziği” diye bir yazı var. İddialı bir başlığın altında Marifetname şunu der, İbn Arabi bunu der diye devam eden bir yazı bekliyor sizi. Peki sen diyorsun? Onun cevabı yok.
19.sayfada beton santrali, 34.sayfada makine parçaları satan bir firmanın reklamı. Dergi demek ki ekonomik krizde. Yoksa bu reklamlar edebiyat dergisine alınır mı yahu! Ya arkadaş satılmıyorsa, para da yoksa çıkarmayıverelim de oturalım demez bu dergici milleti. Onur meselesi yapar. “Donunu sattı, dergiyi çıkardı abi” dedirtmek için yırtar kendini.
H. Bilen Buğra’nın tatsız öyküsünde 5 tane dipnot var. Öyküyü unutmuş makale yazıyorum zannetmiş anlaşılan. Halit Ertuğrul gibi. Bu abimiz de dipnotlu roman yazanlardan. Allah rızası için ama. Herkes imana ersin diye.
Hararetle tavsiye ederim ki şiirlere hiç bakmayın. Hızlı bir şekilde Türk Edebiyatı’ndaki şiirlerden uzaklaşın. Vatan millet aşkı için.
kaynak: mecmualar.blogspot.com

Mesnevi’ye bakış gayesi hakkında…

“Bu meselenin içi tamamen boşaltılmış vaziyette. İnsanlar bir konuyla ilgilendikleri vakit, hele tasavvuf gibi, din gibi çok daha derin konularla ilgilendiklerinde esasında kendi sorularının cevaplarını ararlar. “Ben ne yapmalıyım?”, ” Ben nasıl olmalıyım?” gibi şeyler sorarlar ve cevap bulmaya çalışırlar. Şimdi burada, modern dünyada herşey tersine dönmüş durumda. İnsanlar ferdiyetçiliğini, kibirini ve gururunu o kadar arttırdılar ki, “Ben ne kadar iyiymişim” diye bakıyorlar Mesnevi’ye. Kendini arıyorlar ama kendini ararken kendi yanlışlarını düzeltme endişesinden değil de “Ben ne kadar güzelmişim” diye kendi kibirini arttırmak için arıyorlar. Dolayısıyla Avrupa’da adı Mesnevi olsun, adı bir hint şairi Ekber olsun vs bütün bunları batı dünyası hemen hamburger kültürünün içine oturtuveriyor.

Bir de geleneğin içerisinde devam etmesi gereken gelenekler var ki, onlar devam edemiyor. En göz önünde bulunan mevlevi kültürü. O da Konya folklörü olmuş. Avrupalılar, eskiden, dönen mevlevi kıyafetli adamları tarikat mensubu sanıyordu. Adam “ver elli lira döneyim” deyince onun da balonu söndü.” K.Erguner

brokoli mevsimi

  • yag ulan deli yagmur …k20d’ye, su geçirmez lenslere o kadar parayı herkes yagmurdan kaçarken bile fotograf çekebilmek için saydık…yagmazsan namertsin…hele haftasonu yagmazsan daha da bi namertsin…(agaoglu gülüşü) hahahaha
  • eskiden mevsimin degiştigini farlı meyve ve sebzelerin pazarlara gelip gitmesinden anlardık…kış portakalla birlikte giderken, bahar erikle beraber gelirdi…nicedir her mevsimin meyvesi sebzesi marketlerde orda şurda bulunabiliyor olmasına ragmen bana sanki brokoli hala sonbahar ile beraber geliyormuş gibi geliyor…
  • iki damla yagmur yagdı diye şair kesilen, “gözleri yaşlı istanbul, hüznüne kurban olam..” ya da “gözleri yaşlı, gönlü puslu, denizi tuzlu istanbul…”diye methiyeler dizmeye kalkan güzel kardeşlerim…lütfen ölün…rica ediyorum bi zahmet ölüverin…velev ki liseli de degilseniz, niye oksijen tüketiyorsunuz ki ?
  • kitap alma hızı kitap okuma hızımı geçmiş bir insanın yolu yol degildir …uyarmak lazım…hımmm..

 

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.