12 yaşındayken okulumun kapısının heybetine bayılıyor, ilkokuldan sonra ciddi bir okul oldugunu düşünüyordum o kapıdaki heybet sayesinde…vâ esefâ ki bu kapının önünde, altında, sagında, solunda bir fotografım yok…fotografa ve daha da garibi hatırata olan merakım o zaman daha zuhur etmemiş idi…dogru dürüst yemek yiyemedigi, resmen hapishaneye girmiş gibi hissettigi hafızlıgı yarıda bıraktıgı için sevine sevine çılgına dönen garip çocuklugumun eksikliklerden biri de budur…tamamlanmaya muvaffak olunamayan
hafızlık ve şu kapının önünde bir fotograf…işin dogrusu ben hep çok çabuk bıkardım…bir dersten ötekine, bir kitaptan yek digerine bir oyundan daha güzeline geçmek için delirir evvelki şeyi hep eksik bırakırdım..tamamlamaya muvaffak olamadıgım o kadar çok şey var ki…kimisini gülerek hatırlarım kimisinde aglarım…
gün geldi ki, istanbul üniversitesinin – içinde her üniversite geçen haberde yer alan her daim meşhur-kapısını gördüm, işte o gün biraz dudak büktüm, küçümsedim imam hatibin girişini…e artık büyümüştüm!! eskiyi begenmemek sıradan olmuştu…anneyi, babayı ve bir evvelkini…ergenlik böyle bir şeydi…
yine de imam hatibin girişi bir başkadır benim için…mimaride “heybet” fikrini küçücük aklıma kazıyan yapı, konyanın türbeleri ya da camileri degil de işte bu kapıdır…altından geçtiginde karşıdaki binaya mermer levha üzerine yazılmış akif in “Allah’a dayan hikmete ram ol, Yol

varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol” dizeleri ile beraber bu kapı, selçukî devir kapılarına çakılan bir selamdır bende daima…
istanbul üniversitesinin haşmetli ve süslü kapısı ise aklımda türbanlı ögrencilerin okula alınmaması haberleriyle kazındıgı için daima bir sevimsizlik, iki yüzlü osmanlı siyasetinin çelişkili örnegi gibi durur, her daim kafamı karıştırır..o yüzden sevmekle dudak bükmek arasında gider gelirim…