Category Archives: şehir yazıları
Eymir…
Ankara’dan Konya yönüne giderken sol tarafta, ODTÜ’ye ait bir göl Eymir…Konsantre bir Abant da denilebilir şüphesiz…Garip ama ben buraya okulda ögrenci iken gitmemiştim hiç. Arada yurtta anons gelirdi; “Eymire agaç dikmeye gidilecek…Gitmek isteyenlerin pazar günü saat 8′de falanca yerde …..” İşin açıkçası ben okulun bir gölü oldugunu biliyordum ama nerde oldugunu nasıl gidildigini pek bilmiyordum. Dogrusu o ya, gölünün de kendisi gibi iç karartıcı oldugunu düşünüyordum hep…Haklımıymışım yoksa kuruntumuymuş kafamın içindeki “kara göl” imajı, pek karar veremedim…Bir de siz bakın bakalım, ne dersiniz ?
This slideshow requires JavaScript.
Konya’ya saygı kuşağı…
sözlügün birinde konya hakkında şikayet eden bir arkadaşa yazılmış cevap:
Sen 11 yıldır konyada yaşıyormuşsun…bense konyalıyım…hülasa turistik amaçlı gezip görmedim
sen 11 sene yaşadıgın konyanın dag köylerindeki selçuki mezar taşlarını gördün mü ? bırak orayı üçler mezarlıgındaki ya da musalla mezarlıgındaki mezar taşlarını,selçuklulardan kalma prizma tavanlı mezarları gezdin, gezip gördün mü hiç ? balık haline gittin mi, muhacir pazarının arka taraflarını gezdin mi hiç ? oralarda hala kerpiç evler vardır, küçücük camiler…
şehrin altyapısı muazzamdır…insanlar başkentte bile 2 şerit zor bulurken konyada çogu yol 3 şerittir…gecekondusu yoktur…düzenlidir…kiralar ve ev fiyatları anormal degildir…bosna hersek şehrin bütün nüfus yükünü tek başına yüklenir…sen konyaya geldiginde oralar bomboştu…yeni yeni inşaatlar kooperatifler yapılıyordu ..hatırlıyormusun ? bir de şimdiki haline bak…bilmem ki sen nerde oturuyorsun …
hülasa insanı biraz çiğ olabilir ona bir itirazım olmaz, her ne kadar orta refüjde piknik yaptıklarını ben görmesem de sen temaşa etmişsin..vakıa dogrudur..lakin konya kent ormanı vardır beyşehir yolunda..insanlar genelde oraya falan giderler..orta refüje tenezzül etmezler pek…akyokuştan akşam vakti manzarayı izlemenin keyfine ise doyum olmaz…sol tarafta çıkabilirsen tabi takkeli dagın manzarası da bir başkadır…tepesinde göl var diyorlar…ben hiç tepesine kadar çıkamadım…zaten ayakkabı dayanmaz…dagın dibinde de güzel şirin bir köy var…koyunculuk yaparlar…yogurtları nefistir…
velhasılı tanpınar yanılmış olamaz…”bir başkent daima başkenttir”…alaaddinde caminin duvarlarına çıkıp yönünü mevlanaya döndügünde ovadan sultan melikşah ın eşrafıyla birlikte cins atların üstünde saraya dogru (ki alaaddin tepesi denilen yer aslında bir saraydır) gazadan gelişini görebiliyormusun göremiyormusun ? işte bütün mesele bu…lakin senin bulundugun yıllar içinde iki-üç tane kule diktiler…işte konyayla alakalı canımı sıkan şey budur…bir şehirde kuleler minarelerin boyunu geçince canım sıkılıyor…hele ki bu cografyadan dolayı bir dezavantaja sahip konya gibi düz bir şehirse…
yine de dogrusu insan mekanları, şehirleri sevmez…sevdigi insanlardan dolayı bir yeri sever…umarım sevebilecegin insanlarla karşılaşırsın konyada…selametle…
eskişehir
şimdiye kadar tarihi özelligi olan bir mimari eserin, külliyenin eskişehirin kurşunlu külliyesi kadar yogunlukla kullanıldıgını hatırlamıyorum…yeşil cami sadece camidir…yanında yeşil türbe ile beraber sadece turist çeker..ince minareli medreseye ilk selamı sabah capon turistler verir…muradiyedeki mezarların çogunun kapısı kilitlidir, açık bile degildir…süleymaniye ancak manzaradır…eyüp sultan biraz daha fazla “insan” barındırmakla beraber damar ilahi kaseti satan amcaların mekanıdır…bu cihetten biraz öksüzlük vardır…insana özlem yani…kediler mekan tutmuştur o yüzden buraları…
kurşunlu külliyesi işte tam da yukarda saydıklarımın zıddı bir mekan..caminin arkasındaki semahanesinden, yine arka cihetteki yapının mevlana külliyesinin duvarlarını andırır görünüşünden hatta daha da güzeli caminin içine girdikten sonra arkanızı mihraba döndügünüzde duvara talik yazıyla yazılmış büyükçe bir “ya hazreti mevlana” dan buranın bir mevlevi tekkesi olduğunu düşünmemek imkansızdır…aynı anda bu külliyede, devrim arabası sergilenmekte, tarihi bir kısmında bir nikah merasimi yapılmakta (evlenirsem dügünü böyle bir külliyemsi yapıda yapıcam. çok hoşuma gitti), bir köşede cam ustaları sanatlarını icra etmekte, bir başka köşesi lületaşı eserlere ayrılmış sergilenmekte, semahanede ney kursu verilmekte, bir tane tezhip hocası insanlara tezhibi anlatmakta, iki tane küçük odada iki tane genç kızcagız ebrularını sergilemekte, köşede bir yerde bir hattat besmeleyi yazmakta, kütüphane olarak hizmet veren bir başka köşede de iki genç kitap okumakta idi…tarihi eser enflasyonundan muzdarip olmayınca hal böyle oluyor haliyle…
restore edilmiş tarihi evleri, caddelerin sokakların küçüklügü, konyanın konserve kutumsu tramvayına göre uzay aracı gibi kalan tramvayları, porsuk un köprüleri, met helvası ile beraber içinde soganlı kıymadan başka bi numarası olmayan çig börek, sürekli yukarıyı kollamayı gerektiren kuşların nişancılığı, şehre atılmış güvercin imzaları..hülasa eskişehir bunlardan ibaret..
This slideshow requires JavaScript.
şehr i kadim
Evliya’nın şehr-i kadim dedigi Kahramanmaraş’taydım geçtigimiz haftasonu.
Bursa nasıl muayyen bir devrin malıysa, Maraş da hiç bir devre ait olmamış gibi. Tek ortak noktaları ikisinin de sırtını daga yaslamış olmaları.
This slideshow requires JavaScript.
filhakika Maraş küçük bir şehir. Evliyanın bahsettigi mekteplerden hanlardan hamamlardan camilerden falan pek eser kalmamış. Ulucamii (Konyanın İplikçi camiine hem iç mekan mimarisi hem de yol seviyesinin altında kalması(!) bakımından birebir benziyor), Taş medrese, Hatuniye camii, İklime Hatun, Dedeler Konagı ve Kaleden başka tarihi bir tarafı yok. Dogrusu görüp gezebildiklerimin bir kısmını da Arasa Camiinde namaz kılarken rastladıgım 70 lik muhterem, iki defa hacca gidip gelmiş, gönüllü rehberligimi yapan tenekeci İbrahim amcanın yardımı olmasaydı bulamazdım. Çarşıyı ve yahudi mahallesini beraber gezdiğimiz, beni evine kadar götüren bu garip ihtiyar, ev kapısında şairin “rehber zannettigin rehzen olmasın” deyişini hatırlayıp da duraksadıgımı görünce içimden geçenleri anlamış olacak ki, bizi mahçup etmekten de geri durmadı…hülasa bahçe içinde, iki katlı, ahşap merdivenli, bey konagı gibi tarihi evinin balkonunda bir kaç fotografını çekip, benden fotografları kargolayacagıma dair tekrar tekrar söz aldıktan sonra vedalaşıp ayrıldık…
“Ak tolgalı Dulkadiroglu Süleyman Bey haykırdı ilerle !
Bir yaz günü geçtik Göksun’dan kafilelerle…”
Yahya Kemalin beytini derhatır ettiren ise şehrin mezarlıgıydı sadece…Ne Osmanlıya, ne de Selçukilere ait mezar taşları…İşte eğer Tanpınar’ın zikrettiği gibi bir muayyen zamana ait olma duygusu varsa o da ancak şehrin mezarlıgında hissedilebilecek, ilk Anadolu Beylikleri dönemine ait o garip histir…tarih kitaplarından hafızamıza kazınan zırhlı Alparslan resimlerindekine benzer zırhlı, ak tolgalı gerçek kişilerin bu mezarlıklarda yatıyor oldugunu düşünmeden edemedim.
son yirmi yıl hariç, mermer bozgununa ugramadan devam ettirilen taş mezar alışkanlıgının hakim oldugu mezarlıktan çıktıktan sonra şehrin en meşhur pastanesine gitme vakti gelmişti işte..yaşar pastanesi, başta çarık, eski tüfenk, kap kacak olmak üzere belli başlı anadolu şehirlerindeki müzelerden daha fazla antika esere sahip…tarihle içiçe bu mekanın tarifi kabil olmaz…alt alta üst üste yıgılmış bir sürü eşya…koyacak yer yok…dondurma, sahlep ve börek kısmına ise hiç girmeden geçiyorum…
su kaynaklarının, yaylakların bollugundan çok bahseden olduysa da vakit yoklugundan ve de yagmurdan gidemedim…kısmetse bir başka bahara…
konya
tanpınar beş şehirde bursayı çok daha güzel anlatmış…eviriyorum çeviriyorum kafamda sürekli konyayla bursayı karşılaştırıyorum ama olmuyor…bursa çok daha agır basıyor…sinirlerim bozuluyor mu, evet bozuluyor…keşke biraz engebeli olsaydı konya..dag yamacında olmasa bile biraz engebeli olsaydı da güzelim eserler sokak aralarında kaybolup gitmeyeydi…
bursa
(fotografların devamı bu sayfada, yazının sonunda..büyütmek için üzerlerine tıklayınız…)
döneli 4 günü geçti ve artık yavaş yavaş bir bursa şehrengizi yazmak farz oldu…
miskin bir şehir bursa. aynı ben gibi. kalabalık ama gürültülü degil. sakin. ama heyecansız degil. denizi yok
lakin bu yokluk bursa ovasının göz alabildigince yeşiliyle kapatılmış gibi. mavi niyetine yeşile bakıyormuş gibi hissediyorsunuz kendinizi.
sırtını agaca dayayan efkarlı bir çoban gibi o da… sırtını daga yaslamış hüzünlü bir şehir bursa.
şehir hem küçük hem de büyük. o kadar küçük ki en merkezi caddesi belki ankaranın bazı sokaklarından bile küçük gibi geldi bana. o kadar küçük ki, koskoca şehrin sadece bir tane merkezi var: heykel. ulu cami kozahan ve diger kapalı çarşılar hep heykelin çevresinde toplanmış. çarşı demişken, bursanın hanlarında dolaşırken aklıma tabi olarak kemeraltı geldi. birbirine çok benziyorlar. lakin kemeraltı daha kaotiktir. daha bir heyecanlıdır. insanlar daha bir coşkuludur. bursanın mistik ve bezgin havası hanlarına da yansımış sanki.
oobüs bursa otogarına girdiginde saat 05.00 idi..etrafta ne şehir ne de bir bina göremeyince uyku sersemligiyle yanlış indigimi düşündüm önce…taa ki “kafkas” yazısını ve akabinde diger kestane şekeri imalatıyla ugraşan firmaların isimlerini görünceye kadar
otogar şehire baya bir uzak…sanırım şehrin ovaya dogru kayacagını düşünerek uzun zamanlı bir planlama yapmışlar..otogarın hemen dışında sarı otobüsler var.. ilk defa bir sarı otobüs görünce şaşırdım haliyle..sevindim bir yandan da..sarıyı seviyorum çünkü ..lakin şehrin otobüsleri çogunlukla sarı degil..yeşil..ve o otobüslerin çogu da midibüs tarzında küçük otobüsler..zaten o dar ve küçük yollarda ancak bu şekilde hizmet verilebilir..bu arada bursadaki tüm otobüsler “bukart” denilen bir sistemle donatılmış. izmirin kentkartı benzeri bir şey lakin biraz da ankara sosu dökmüşler üstüne
otobüslerdeki makinelerde hem bukart hem de ego tarzında tekli kartlar kullanılabiliyor.
ve ulu cami…tabi ki bursanın en büyük simgesi..hemen hemen türkiyenin her ilinde bir ulu cami olmasına ragmen, ulu cami denilince hemen hemen herkesin aklına önce bursanınki gelir..lakin caminin içerisinde tadilat var. şadırvanın etrafını sunta ile kapatmışlar..canımı sıktı dogrusu bu…çocuklugumdan kalan en ilginç şeylerden birisiydi çünkü caminin içindeki şadırvan..bir yerlerde bir fotografını falan görmüş olmalıyım..caminin içinde şadırvan olur mu hiç ? halılar ıslanmaz mı ? ıslanmazmış demek ki …
caminin duvarlarında ve direklerinde onlarca istif var..yazıların ve istiflerin çogu simetrik…muhakkak görülmesi gereken tabi ki o meşhur vav…yerini söylemeyeyim..arayıp bulursunuz
ulu camiden çıktıktan sonra burnunuza müthiş bir ıhlamur çiçegi kokusu gelecektir..evet bursa ıhlamur kokuyor..doya doya içinize çekin.. müthiş bir koku..ne konyanın akasya kokusu ne de ankaranın igde kokusu..belki biraz bergamanın hanımeli kokusu bu kokuya değişilir…düşünüyorum da bursaya yakışacak, o tarihi atmosfere yakışacak en güzel koku da bu olurdu sanırım…bu koku eşliginde kozahandaki çay bahçelerinde çay içmek gibisi yoktur ..
kozahan eski ve tarihi bir yapı…ipekçiler çarşısı…içerisinde ulu çınarların altında oturmak ayrı bir keyif…çay içmek için en güzel mekan..ahmet hamdi tanpınar’ın o meşhur bursada zaman adlı şiirini burda kozahanda çınarların hışırtısı altında çayını yudumlarken yazdıgını düşünüyorum
maalesef bursada bir bardak çay içmek nasip olmadı..belki heyecandan belki aceleden…garip..
kozahanın hemen bitişiginde orhan camii var…maalesef içerisine giremedik..kapalıydı zira..
şehir yavaş yavaş hareketlenirken, biz de yavaş yavaş yeşile dogru yürümeye başladık..yeşil dedigime bakmayın…yeşil cami ve yeşil türbenin bulundugu yere kısaca yeşil diyorlar bursada
bursa yeşille iç içe zaten..camisi yeşil ..türbesi yeşil..ovası yeşil.. dagları yeşil..yeşilin her türü var bursada…VE DAHİ EN GÜZELİ…
yeşil türbeye varmadan hemen sol tarafta türk islam eserleri müzesi var..tarihi bir bina..lakin içerisinde pek dişe dokunur eser yok..yine de girip görmek lazım…ova manzaralı güzel bir mekan…bahçesinde mezar taşları ve güller var…söylemiştik..bursa mistik bir şehir…bu arada aklınızda bulunsun müze 09:00 da açılıyor…
müzeden sonra yeşil türbeye ugramadan olmaz deyip o tarafa dogru yönelmiştik ki, orada da restorasyon çalışması vardı ve içerisine girmek nasip olmadı..kapısından şöyle bir bakıp dönmek mecburiyetinde kaldık…
yeşil türbenin hemen karşısında yeşil cami var…bence ulu camiden daha güzel, daha şirin, daha orjinal bir mimarisi var…iki tane yatay çizgisi olan ters çevrilmiş bir T düşünün..işte yeşil caminin şeması…( illa ki çizmek gerekirse şöyle bir şey : ± ) mimar sinan ın dogumunu müjdeleyen bir estetigi var caminin…erken dönem osmanlı camilerinden..
yeşil camiden çıktıktan sonra istikamet emir sultan türbesi…türbe biraz yüksekçe bir yerde ve harikulade bir manzarası var..eyüp sultana benziyor kesinlikle..türbenin hemen alt kısmı mezarlık..çocuklugumun oyun bahçesi olan mezarlıktan sonra belki ondan da önce sevdigim mezarlık bursada ilk defa gördügüm bu mezarlık sanırım..bu arada garip bir adetten bahsetmesek olmaz..burdaki mezar taşlarında ölen kişinin meslegi de belirtilmiş…ben ilk defa bir kişinin mesleginin mezar taşında yazıldıgına şahit oldum..sanırım unutulmaktan korkuyor bursalılar..öldükten sonra daha iyi hatırlanmak için yazıldıgını düşünüyorum bu ayrıntılı bilgilerin …
türbenin avlusunda bir şadırvan var..gerçi bursada bu bir klasik..büyük küçük her tarihi esere eşlik eden bir şadırvan var…oturup biraz nefes aldıktan sonra sandukanın bulundugu kısma girip, fatiha okumayı ihmal etmemek lazım…türbenin karşısında cami var…lakin cami mimari ahengi bozmayacak bir biçimde inşa edilmiş..
emir sultanın ayrı bir manevi havası var…sürekli esen rüzgara eşlik eden hoş bir tadı var emir sultanın…cihana hükmetmiş bir devletin bu topraklardan çıktıgına inanmazsınız bu sakin ,huzurlu, garip ve tevazu sahibi mekanı gezip gördükten sonra…yine de bir zaman sonra bir kasvet geliyor insana…bir agırlık..bilemiyorum belki bu hissetttigim 3 günlük uykusuzlugun, yol yorgunlugunun ve çınarların gölgesinin getirdigi uyku hissi de olabilir
benim için yolun sonuydu emir sultan..her anlamda…elbette gezilecek daha çok yerler var..ama bursayı hissetmek için bu bile kifayet edecektir..
bir de , şehre kimligini veren sadece geçmişi, tarihi eserleri, kültürü degildir tabi ki..unutulmaması gereken bir de insan unsuru var…eger bir şehir sizin için bir anlam ifade ediyorsa, o şehirde vakit geçirilen insanların bunda payı büyüktür..birlikte aynı mekanı paylaştıgınız insanları severseniz o mekanı da seveceksinizdir…
bursa sürekli göç alan bir şehir..lakin şehrin insanının şehri bir izmir kadar sahiplendigini söylemek pek dogru olmaz…yine de seviyorlar şehri…belediye de anlayabildigim kadarıyla böyle bir bilinç oluşturma gayretinde…kozahanda tanıştıgımız 30 yıldır ipekçilikle ugraşan yaşlıca dede, yeşil caminin imamı, yine yeşil camide bahçeyi sulayan bir işçi ve emir sultana çıkarken yolun solundaki hacı teyze…sabah sabah biraz sohbet ettik…hacı teyzenin başına dikilip, “başındaki beyaz örtüden istiyorum, var mı?” diye sorunca garip garip baktı evvel, sabah sabah bu deli de kim deyü..sonrasında bende yok ama bir de komşuya soralım diyerek “hacııı hacııı” diye diger teyzeye sordu olup olmadıgını..onlar sanırım bu beyaz, etrafı oyalı örtüye hacı örtüsü diyorlarmış…sevdim o teyzeleri
ha bir de unutmadan, bursanın kızları güzel evet ama efendim ögrendik ki çok uykucularmış bir kere
o kadar yer gezdik bir kız bile göremedik diye ah vah edip duruyorduk…taa ki öglen olup da güneş tepeye dikilince ancak tek tük sokaklarda rastlamaya başladık bursanın kızlarına…lakin birbirinin aynısı gibiler…yine de güzeller…ve çogunun da kapalı oldugunu belirtmem gerek..lakin garip bir kapalılık bu..biraz köksüz bir kapalılık…şehre tezat…belki ankarada olsa yadırgamayacagım kıyafetler içinde görünce bursalı kapalı kızları, garip geldi bana..demek ki o manevi havayı teneffüs etmek yetmiyor…
dilimin döndügünce anlatmaya çalıştım bursayı…ama tabi ki daha fazlası için ahmet hamdi tanpnarın beş şehir’ ini tavsiye ederim…
biz de tanpınarın ardı sıra gidiyoruz bakalım…ankara, konya, bursa ve istanbul…beş şehirden dördünü görmüş oldum böylece…geriye bir tek erzurum kaldı…kısmet…


























































