Category Archives: Uncategorized
şeceriyan- bebar ey ebr-i bahar
ilk kısmı bir nevi uzun hava…orayı geçerseniz ikinci bölümü baya bir güzel …oldum olası huma kuşu ndan başka uzun hava sevemedim zaten…
bir de başka bi tane daha var…onda da enstrümental bir yer var orası çok güzel…
olimpiyat ruhu.
2008 pekin olimpiyatlarında türk sporcuların çuvalladıgına dair haberleri sagda solda okuyorsunuzdur. tabi arada teselli ikramiyesi hüviyetinde başarılar kazananlar da yok degil. trt 3 tüm gün yayın yapıyor. izlerken aklıma geldi. acaba olimpiyat duygusu nasıl bir şey ? o kadar kamara, seyirci, hakem önünde bazı hareketleri yapmak, bir yandan rakipleri takip etmek, kilo problemi yaşamamaya çalışmak vs… zor iş olsa gerek velhasılı….
lakin yıllar evvel, her ne kadar global seviyede olmasa da bizim de mahalli olimpiyatlarda kazanılmış bir kaç başarımız var tabi ki..o yüzden o atmosfer o kadar da yabancısı oldugumuz bir şey degil…
evvela bizim çinlilerin yaptıkları spor tesislerimiz yoktu ama devam etmekte olan bir cami inşaatımız vardı…badehu içerisinde çeşitli ağaçlar olan bir mezarlık, müsabakalara katılan kişi sayısı oranıyla çeşitli ebatlarda bir çok sokak, dönümlerce boş devlet arazisi, okulun bahçesi ve komşuların evlerinin bahçesi, x amcaların badem agaçları, bir de 300 metre yüksekliginde bir küçük tepe…
muhakkak ki bu kadar çok müsabaka sahasını kullanabilmek için yine bir çok dal bulunması zorunluydu…herkesin çapına göre katılabilecegi bir çok ayrı branşımız vardı…en önemlisi de 100 metre yarışıydı…ki bu yarışlar nike veya adidas gibi sponsorlarımız olmadıgı için çogunlukla yalın ayak koşulurdu…terliklerimizi elimize geçirir, arnavut kaldırım caddede birbirimizi geçmek için çabalardık…bizleri gazlayan mahallenin büyük abileri de hakem olurlardı…
hüseyin bolt ne ki ? ben 100 metre yalın ayak koşusunun tartışmasız en önemli sporcusuydum zamanında…ayagıma batan camların etkisiyle seke seke koşar tam anlamıyla bir sporcu havası katmaya çalışırdım kendime…
100 metre yarışlarındaki bu olaganüstü başarımı takunyayla elektirik diregi üzerinde yürümek, veya devrilmiş basketboll potasının diregine yalın ayakla tırmanmak hususunda gösteremiyorduysam eger, bunda en büyük etken bu iki oyunu da hafife alıyor olmamdı…kesinlikle spordan addedilmiyecek vakayi adiyeden branşlardı onlar…lakin atıcılıkta dalında bir kaç defa 5. kata kadar tüf tüf mermisi fırlatabildigimi zikretmemek olmaz…o zamanlar ne havalı tabancadan haberimiz vardı ne de şimdiki her tarafında ayrı bir demir çubuk olan yaylar…bizim atıcılık sporunda kullandıgımız aletin adı tüftüf idi…bilenler bilirler zaten ama bilmeyenler için yazayım…bu tüftüf dedigimiz alet inşaatlardan aşırdıgımız elektirik tesisatı için döşenen boruların 30 cm kadarcık kısmının kesilmesi ile elde edilen bir eglence aracıydı…bitmiş defterlerin kagıtlarından yapılan külahlar borunun içine yerleştirilir ve güçlü bir nefes yardımıyla hedefe fırlatılırdı…külah yapmayı hiç bir zaman beceremedim ama iyi bir atıcıydım…hem de attıgını 12 den vuran cinsten…
mahallede bir havuz ya da dere, göl gibi yüzme dalında kendimizi geliştirebilecegimiz imkanlar yoktu…ilk baharda yagan yagmurlarla beraber hemen her sokakta küçük çapta bir dere oluşuyorsa da o kadarcık suda kulaç atmanın imkanı yoktu… lakin badem ve erik agaçlarının dalları vardı…asimetrik paraleldeymiş gibi bir daldan digerine atlamak, dalda sallanarak yere en uzun mesafeye ulaşmak gibi atraksiyonlarla zenginleştirdigimiz bu alandaki kaabiliyetim de fevkalade idi…taa ki kolumu incitip olimpiyatlara katılmaktan men edilinceye kadar…
belli başlı hatırladıklarım bunlar…aslında daha çok vardı…bisikletle en uzun kazık fren yapma, bisikletin önünü kaldırarak veya elleri bırakarak en uzun mesafeye ulaşma, en çok ve çabuk kertenkele yakalama, mezarlıkta en uzak agaca kadar korkmadan gidebilme vesaire vesaire…
ne yazık ki hiç altın ya da gümüş madalyamız olmadı…sokaktaki kız sayısı da normalin kat be kat altında oldugundan, bizi birbirlerine elleriyle gösterip de bekir 100 metrede yine rekor kırmış diyerek kikirdeyen kızlar da olmadı…biz amatör ruhlu sporculardık azizim…
udi
ömrü hayatımda hiç bir müzik aletine heves etmedim. ne gitar ne flüt ne de bir başkası. lakin hatırlıyorum, ilkokul üçüncü sınıftaydım ve yaz tatilinde köye giderken otogarda bir herif önüne küçük bir buçuk karış uzunlugunda kavallardan koymuş satıyordu. babama bir iki zırlayınca sesim kesilsin diye alıvedi. köye gidiyorduk ve koyunlar üzerinde kavalın etkisini denemek için sabırsızlanıyordum. zaten o günlerde bir deney furyası sarmış gidiyordu. birikmiş sulardaki kurbaga larvalarını büyüteçle inceliyor, doktorun yazdıgı göz damlalarını annemin küstüm çiçeginde ve diger bilimum çiçeklerinde kullanıyor, ilaçların bitkilerin büyümesine olan etkisini incelemeye çalışıyordum.
velhasılı daha köye varışımızın ikinci gününde, yani daha hısım akrabanın ziyaretlerini atlatıp da koyunlarla buluşmadan evvel bizim kıytırık kavalın dili koptu ve hem deneysel anlamda, hem de müzikal anlamda gerçekleşmesi muhtemel bir kariyerim çöpe gitti.
ortaokulda bir fülüt almıştık hatta aldırmıştık kırtasiyede çalışan bir abiye. biz iki arkadaşa flüt alma sözü vermişti eger istegi gerçekleşirse. sonra mırın kırın etmeye çalıştıysa da flütlerimizi almıştık. mavi renkli, masis marka olanlardan.
flütü almıştık almasına ama bende kabiliyet yoktu. daha dogrusu notalara kafam basmıyordu pek. eger ezbere çalarsam becerebiliyordum. notalara bakmaya çalışırsam kafam karışıyordu sonrası düüüt daattt diiit…hiç bir zaman da arkadaş bu nota dedikleri egri bügrü uçları topaç çizgiler neymiş diyerek oturup notaları ezberlemedim. sanırım kabahat biraz da müzik hocasınındı…herkesin bildigini varsayması hataydı…biz cahiller köy okulundan gelmiştik…
hele bir defasında yine her zaman ki yaptıgım gibi notaları bilen birilerine yazdırdım ve iki gün oturup sözlüsünü olacagımız parçayı ezberledim…yarım yamalak ezberlemiş olacagım ki , ilk derste sıra bana gelmesin diye ettigim duaları hiç bir zaman etmedim. bir hafta sonra yine çalışmamış bir vaziyette hocanın yanına varıp kitabı açtım. .do re mii fa laa soooll…iyi gidiyordum sayılırdı aslında, eger eliyle bir satırdaki bir notayı gösterip şurdan devam et demeseydi…offff…bakakaldım öyle…anladı tabi ki nota bilmedigimi…sen nota bilmiyormusun ? hayır hocam…haftaya ögren gel yoksa sıfır…peki hocam…
haftaya derse gelmedi…zil takıp oynasam yeriydi..sonraki hafta da gelmedi…ve ögrendik ki hoca başka bir okula geçmiş…derse başka bir hoca girdi dönem sonuna kadar…ama hala bazı geceler rüyamda notaları sayıkladıgımı hatırlıyorum o dönem…
velhasılı bir şekilde idare ettik ortaokulu…lakin lise tam bir felaketti.. kendi dersinden başka bir ders yokmuş edasıyla olaya yaklaşan hafif ters bir müzik ögretmeni…bayan…
bu derse ait sadece bir vukuatımı anlatsam yeterli olur sanırım. hocahanım sözlü haricinde biz gariban flüt çalamayanlara acımış oldugundan olacak yazılı bir sınav daha yapacagını ilanen duyurdu. üstelik çıkması muhtemel soruları da verdi.lakin soruların cevapları uzun. kafa zaten almıyor.
gittim oturdum kimi cevapları kitaptan , kimisini de sınıfın müzik dalındaki gurularından yardım alarak yazdım. tam dört sayfa.
yazılı başlayıp da hoca soruları yazdırınca önce önümüzdeki boş kagıtlara bir şeyler karalıyor gibi gözüktük. sonracıgıma bir anlık fırsattan istifade ile sıranın altındaki yazılı kagıtları önümüze, önümüzdeki kagıtları da sıranın altına koyduk. bu dakikadan itibaren kalemi bırakıp elime silgiyi aldım ve daha evvelden hazırladıgım cevap kagıdındaki fazlalıkları silmeye başladım. öyle bir sınav ki, yazmıyor ama sadece siliyordum..
bir hafta sonrasında tenefüsün birinde, sınıftaki çocuklardan birisinin müzik yazılısının sonuçlarını eline almış okudugunu farkettim. 40 lar 50 ler havada uçuşuyor…herkesin suratından düşen bin parça…derken adım okunuyor… bekir 90 dediginde dünyalar benim oluyor sanki…demek ki çektigim kopyalar boşa gitmemiş…ama bu işte bir terslik var ? etrafa bakıyorum kızları suratları bir karış…böyle olmaması lazım…hadi onlar kopya çekmedi 90 almasınlar ama bu kadar da düşük almamaları lazım…dönüp arkaya soruyorum….kaç aldınız ? 45-30-40- ya siz nasıl böyle düşük alırsınız benim kopya kagıdımı bile siz hazırlamıştınız ? … bu müzik sonuçları degil ki ..fizik sonuçları bunlar..
tüh allah kahretsin…müzik diye duydugumu sandıgım sonuçlar fizik sonuçlarıymış…fizige usturuplu bir küfür savurdum içimden…lakin kar etmedi…emin olmak için gittim baktım çocugun elindeki kagıda…gerçekten fizik yazıyordu…millet kötü not almış üzülüyor, ben 90 almışım ben de üzülüyorum…
bir sonraki derste de müzik sonuçları geldi..bekir: 50
yıl sonunda ortalama yükseltme sınavına dahi girdim lakin notumu bir puan bile yükseltmeye muvaffak olamadım…lanet olası notalar bir elimde flüt bir diger elimde boynu büküklükle bile olsa kendimizi acındırır da bir iki puan koparabilirmiyiz dedik ammavelakin olmadı…
ve daha sonra da hiç bir müzik aletine karşı özel bir his beslemedim…kız tavlamak için gitar çalan artistleri görür, şöyle bir bıyık altından güler, yoluma devam ederdim en fazla…taaa ki 3 yıl evvel bir müzik aletine bir isim verildigini ögrenene kadar….
ve o günden beri de severim klasik kemençeyi…bazı şehirler vardır…gidip gözmeseniz de seversiniz…bazı insanlar vardır..hiç karşılaşmasanız bile gıyabında seversiniz…klasik kemençe de benim için öyledir..hiç elime alıp bu nasıl bir şeydir diye bakmadım…hiç görmedim…ama ona tutkunlugum başka…bir de orjinalligi var kemençenin…şöyle ki tellerine parmakla basilmaz,sadece tırnakla perdelere dokunulur….biraz sanki kız enstrümanı gibi kendisi…böyle ufak, tefek, narin bir şey kemençe…sesi hüzün dolu…inler gibi…ney falan diyen varsa da inanmayın…hiçbiri kemençe gibi degil…kemençe aglar…sizi de aglatır…
bu açıdan klasik kemençeye en çok benzeyen iki enstrüman rebab ve kabak kamanedir. özellikle rebab karşısında saygı duyulması gereken bir ses çıkarır…ben fazla anlatamıyorum…en iyisi şuraya tıklayın… veya hasan esen in enstrümanla aynı adı taşıyan albümünü bulun bir yerlerden…
peki ney ? ney i de sevmiyorum…üflemeli çalgılarda bir beceriksizligim var…ses çıkarmaya bile muvaffak olamadım…sanırım benim neyde bir bozukluk var
zaten birisinden aşırılmıştı vakti zamanında..para vermeyince ses de çıkarmıyor olsa gerek… lakin ud kolay gibi gözüküyor..en azından tellerine dokununca ses çıkıyor ya hu
üstelik bir kaç kere aynı ritimle dokununca kendinizi udi gibi hissetmenizi saglıyor..daha ne olsun
altı
6…
saat 10 civarı falan… telefon…
“yılmaz?”
“evet?”
“ekrem ben… izmir’den.”
“vaay, ağabey hayırdır?”
aynı muhitin çocuğuyuz. kardeşi, üniversiteden arkadaşım. ekrem ağabey, bizden 7-8 yaş
büyük… hayli oldu, görüşmeyeli.
“şırnak’ta 5 şehit varmış.”
gazeteciyiz ya…
“maalesef ağabey, mayın.”
sesi kırılıyor aniden.
“tolga orada…”
oğlu.
ağlıyor kapı gibi adam… belli ki o ana kadar zor tutmuş kendini, boşalıyor, ağlıyor…
“var mı şehitlerin arasında ismi?”
çok soru duydum da… bu kadar ağırı…
gırtlağım düğüm.
tolga…
gözümün önüne geliyor hergele.
okumuyordu kız peşinde koşmaktan, hatırlıyorum… demek asker, şırnak’ta.
baba izmir’de.
ben çaresiz.
geveliyorum, saçma sapan, “bilmiyorum ağabey, henüz isimler açıklanmadı, sen sağlam dur,
o yoktur inşallah.”
diyorum ama… utanıyorum verdiğim cevaptan aslında… bu kadar arsız bir temenni olabilir
mi? tolga değilse, hasan, hasan değilse, murat… illa ki, bir babanın evladı… illa ki, bir ananın
kuzusu… “inşallah seninki değildir” denebilir mi? diyorum.
yerin dibine geçerek…
“öğrenirsen, arar mısın?” diyor.
biraz daha saçmalıyorum… kapatıyoruz.
sigarayı bırakmam mümkün değil.
saldırıyorum hemen, oraya buraya. yok. isim yok. bir yandan da, düşünmek istemediğim
durumu, düşünüyorum… ya tolga’ysa… ne diyeceğim yani, telefon açıp? ne diyor acaba,
şehit ailelerinin kapısını çalan komutanları? kaç bin defa yaşadılar bu durumu…
“vuruşmak daha kolay, inan” demişti bir subay bana, “analar, o haberi duyunca, öyle bir
bakar ki sana, o gözleri ömrünün sonuna kadar unutamazsın…”
hiç anlamamışım ne demek istediğini, bu ana kadar… öküz gibi dinlemişim meğer.
saat 12.45…
şehit sayısı, 6′ya çıktı.
saat 13.33…
anadolu ajansı duyurdu. başbakan, “5″ askerimizin şehit olması nedeniyle genelkurmay
başkanı’na başsağlığı mesajı göndermiş.
şehit 6… başsağlığı 5.
evlatlarımızın öldürülme hızına bile yetişemiyorlar… isimler hâlâ yok.
bir umut, haber kanallarını zaplıyorum…
cannes film festivali var, bir tanesinde.
öbürü, borsanın hacmini anlatıyor.
saat 13.55… 14.07… 14.23…
çalmasın diye dua ediyorum. çalıyor.
bu sefer yenge.
baba atmış kendini sokağa, dayanamamış beklemeye. ana yüreği sarılmış telefona.
“var mı?”
nasıl çıktı ağzımdan, bilmiyorum…
“yok abla, ben de tam sizi arayacaktım, şükür ki yok, isimler hep başka.”
bir çığlık ki, anlatamam.
ekrana oturuyorum…
parmaklarım hiç olmadığı kadar dermansız, tuşlar hiç olmadığı kadar ağır.
gözüm televizyonda… hayat, lay lay lom arkadaşlara… hiçbir şey olmamış gibi.
umursamaz. ilgisiz… neşeli hatta.
isimlerden ses seda yok. tek bildiğimiz, 6 koçumuz daha düştü. rakamdan ibaret…
kaç bin baba bekliyor acaba şu anda? kaç bin ana? eş, nişanlı, sevgili? böylesine bir utançla
yazı yazmadım bugüne kadar…
aklım yalanımda… kulağımda çığlık.
ve, saat 15.05… tolga yok, vedat var.
vedat dayıoğlu, antalya.
bayram bolat, konya.
atıf günkan, niğde.
bekir çakır, adana.
mahir yıldırım, aydın.
samet kırbaş, istanbul.
kulağımda çığlık.
yılmaz özdil





